Adım adım HAYAT!..
Yüzüne maske takıp kalabalığa karışanlardanım!
1 Mart 2014 Cumartesi
Adım adım HAYAT!..: YAĞMURLA GELEN
Adım adım HAYAT!..: YAĞMURLA GELEN: "Yazmak bazı insanların tutkusur. Şimdilik tutkum diyemesem de Yağmurla Gelen'im o tutku yoluna girme basamağım. :)" ...
1 Şubat 2013 Cuma
The Fighting Families!
İşte can sıkıntısı ve ilhamları kırmamak diyelim :D Kaleme küsülmez ama değil mi? ;) Yeni hikayemle karşınızdayım.. :)
TANITIM
Kavgalar,
entrikalar, kahkahalar ve gözyaşları... Birbiri ardından kazılan kuyular ama
değişmeyen tek şey; gülen suratlar. İki aile; Frostlar ve Charleslar.
Amerika’nın cıvıl cıvıl yaşantısı içinde hayatın zaten ezelden süregelen
hengâmesine bir yenisini daha eklemekten çekinmiyordu bu iki aile. Üstü kapalı
bir soğuk savaş içinde olan ve her bir üyesi birbirinden renkli olan bu iki
ailenin tek amacı birbirlerine karşı galip gelmek ve arkalarına yaslandıkları
koltuklarında gerinerek kahkahalar atmaktır. Şimdi kısa bir kişilik analizi
yapalım.
-Frost
Ailesi-
James Frost:
Ufak çaplı bankalar zinciri patronudur. Hayatını rakiplerine yönelik planlar
içinde ve karısına laf yetiştirmekle geçinir kendileri. Eğer gün bitmişse ve
aile üyelerinden herhangi birine dair vukuat yaşamamışsa bu dünyada ondan
mutlusu yoktur. Geriye sadece koltuğuna oturup viskisini yudumlamak kalmıştır.
Emma Frost: Bilirsiniz
kadınlar gizli yöneticilerdir ve isterse yapamayacağı hiçbir şey yoktur. Bayan
Frost bu potansiyeli bünyesinde barındıran yegane kadınlardan biridir. Ve
inanın bayan Charles’a karşı hiç de masum planları yok. Bir de oğluna söz
geçirebilse…
Calvin
Frost(Eğer bu bir Love Story ise ki öyle/ Ya da Romantik Komedi mi desem neyse
siz bilirsiniz, anladığınız üzere başkahramanlarımızdan biri. ): İşte meşhur
çapkınımız 23 yaşında klasik baba parası yiyen biricik varistir, tabi o
devralana kadar paraları tüketmezse. Nerde eğlence atla arabaya git Calvin sen.
Üniversite hayatı ise düşük notlarla dolu, yani devamsızlıktan kalmadığı
sürece… Yakışıklı kahramanımız biricik düşmanının kalbini mi çalmış ne? Eğer
bunu bilseydi Bayan Frost galibiyet kahkahaları atacağını adım gibi eminim.
Calvin bu düşmanlığı saçma bulan evlatlardan biridir, umursamadığı zamanlar
dâhilinde. Tamamen umursadığında ise yapacaklarından ben bile korkuyorum.
Tracy Frost:
Frost ailesinin en küçük 13 yaşındaki üyesidir. Aklı başında galiba bir tek o.
Eğer aklını kullanırsa ileride abisini yerini alabilir varislik konusunda.
Yoksa diğer konuda erkeklere böcek gözüyle bakan ve kafasını kitaplardan
kaldırmayan kendini sürekli geliştiren bir kızdır. Ve annesinin biricik Tracysi
Charleslara karşı gizli silahıdır. Zor zamanlarda Tracy’nin başarıları Frost
ailesini küçük düşmekten kurtarmıştır.
-Charles
Ailesi-
Karl
Charles: Bulduğu her fırsatta köklerini, Fransız asilzadeliğini, övmekten
çekinmeyen Bay Charles ağzında purosunu tüttürürken inşaat şirketlerinin
uzaktan kumandasını elinde tutmaktadır. Her akşam ailesini masa başında tatlı
bir sohbet eşliğinde görmek en büyük sevincidir tabi James Frost’un her bir
bankasında bulunan paralarının düştüğünü hayal ederken ki anlar dışında.
Elenore
Charles: Biraz önce bir kumandadan bahsetmiştim ya hah işte ondan bir tane de
Bayan Charles’da var. Bu kumandayla Elenore çaktırmadan kocasını yönetiyor.
Düzenlediği çay partilerinde Bayan Frost’a laf sokmaktan geri kalmazken kızının
bu bakımsızlığı hakkında ne yapacağını da düşünmeden edemiyor. Çünkü kızı yüzünden
Frostlara karşı 1-0 mağlup olduğunu düşünüyor. Neyse sorun değil bu açığını
yeni bir yazlık daha alarak kapattı nasıl olsa.
Adelia
Charles: İşte bizim masum Adeliamız. Adı gibi asilliği ve güzelliği dillerde
nam saldı zannetmeyin. Çirkin Betty kadar olmasa da onun bir alt basamağında
yer alan leydimiz hiçbir şeyi takmayacak kadar umarsız bir genç kızdır. Gözü
Calvin için fır dönerken ileride ondan nefret edeceğini nerden bilebilirdi.
Şimdilik tek hazinesi saf hayallerini biriktirdiği küçük sandığıdır. Ama o
sandıkların içinde birkaç aşk mektubu da bulabilirsiniz. Onun aptal aşık
olduğunu zannetmeyin sakın başarıları en az çirkinliği kadar ünlüdür. 21
yaşında bir hukuk öğrencisidir ama ne yazık ki annesi onun bu yönünü hiç fark
etmemiştir yani başarılarını ve sağlam karakterini. Aşk işte her şeyi
mahvedebiliyor bazen.
Norman
Charles: 15 yaşındaki Norman ise kendi ergenliğin getirdiği sorunlarla
boğuşmaktan aile savaşlarına fırsat bulamamaktadır yalnız düşman oğluna
özenmeye başlamış galiba çünkü Bayan Charles her gün başının etini yemektedir o
züppeye mi benzemek istiyorsun diyerek. Ama ara sıra damarına basılırsa Frost
ailesine karşı ön safhalarda savaşacağından emin olabilirsiniz.
İşte
savaşçılarımız ve savaş başlasın, pardon bizim gözümüzden devam etsin o zaman.
Bakalım kim kazanacak? Öğrenmeye varsanız en ön koltuktan davetlilerimsiniz.
Devamını okumak isterseniz...
27 Ocak 2013 Pazar
Bazen Özlersin..

Mesela ARKADAŞLARIN.. Bir fotoğraf karesinde mutluluğunu takınmışken yüzüne ileride o mutluluğu özleyeceğini nereden bilebilirsin ki?
En yakın dostunla uzaklara uçmak istersin. Masmavi ufuklarda mutsuzluğun ne demek olduğu bile bilinmeyen diyarlarda sonsuza kadar yaşamak belki de... Sadece bir gram huzur isteğidir aslında bu hayaller. Sevdiklerin ve senin mutluluğun.
Bu hayaller aslında Dostuna sunmak istediğin fakat bulamadığın en güzel hediye arayışı içindir. Ararsın ararsın ama yakışan ona layık, ONU ANLATAN, hiç bir şey bulamazsın. Sonra yazarsın, sadece yazarsın.
Bazen kendini cam kenarında geçmişe gömülmüş özleminle baş başa yakalarsın. Sonra hatıralarının arasında en güzel gülümsemesiyle dostun çıkagelir. Gülümsersin. :)
Sonra arkadaşınla en sevdiğin şarkıyı dinlersin, eline kahveni alıp tüm dertlerini unutur o şarkının büyüsüne kapılır uçuuuppppp gidersin.
Ve dostunun grilerde siyahlarda boğulduğu anlarda elinden tutup çekmek onu kurtarmak istersin. Kendince çabalarsın. Ve birkaç kutu boyayla ona yardım edersin. Hepsi onun bir gülümsemesi uğrunadır. :)))

HEPSİ SADECE ONUN GÜLÜMSEDİĞİ GÖRMEK İÇİNDİR... ;) Daima gülümse canım.. ( Mesajım alındı mıı??) :D
19 Ocak 2013 Cumartesi
YAĞMURLA GELEN
"Yazmak bazı insanların tutkusur. Şimdilik tutkum diyemesem de Yağmurla Gelen'im o tutku yoluna girme basamağım. :)"
YAĞMURLA GELEN
Tür: Dram, Romantik, Komedi
TANITIM
“Gün ışığının saf bir mutluluk olduğunu düşünen kimse, yağmur altında hiç dans etmemiş.”
…
Elini havaya kaldırmıştı genç kız. Düşen yağmur damlalarının elinden kayıp gitmesini izliyordu. Ne kadar çok isterdi bu yağmur damlası kadar saf ve temiz olmayı. Bu düşüncesine kendi bile gülmüştü. Bu kirli ve günahlarla hayatta ilk nefesini aldıktan sonra kirlenmeye başlıyordu insan.
Doğum ve ölüm arasındaki o kısa çizgide bin bir takla atarak yürüsende ipin bir sonu vardı. Hayatındaki yıkılmışları, kırılmışları dahası hiç olmamışları düşünerek yürümeye devam etti, ağlayarak. Ve aradığı yeri bulmuş mutluluğuyla, ne mutluluktu ama, durdu uçurumun kıyısında.
“Herkes günlük tutar ya hani. Yaşadıklarını, üzüntülerini, sevinçlerini, en değerli sırlarını paylaşırlar bu cismi var sesi yok, yaradılışı var ama ruhu yok defterle. Ama benim tek yoldaşım sensin, sanki anlattıklarıma sessizce gözyaşı döküyorsun; benim yapamadığımı yapıyorsun.
Seni sadece dinleyen boş sayfalara kıyasla, sanki ruhun var gibi ortak oluyorsun bütün dertlerime. Artık sana da acı çektirmek istemiyorum. Bu şahit olduğun son acım olsun.” Dedi genç kız.
Bu düşüncelerle kaldırdı elini genç kız. Acılarına son verecekti elindeki bıçakla.
“Üzgünüm kirletiyorum seni de varlığımla, senin o tertemiz doğana bir lekeyim şimdi ben ama yapamıyorum, dayanamıyorum ölüme bile senin kucağında varmak istiyorum! ”
“Üzgünüm, üzgünüm… “
YAĞMUR altında, göğe bakarak, yağmura bağırıyordu Rin Ah, tek bir hamle kalmıştı. Ama sonra…
Tablonun bir ucunda bu manzara varken diğer ucundaki ise bambaşkaydı.
Shin Min, oturduğu sandalyede bir iki tur daha döndükten sonra, elindeki kağıttan uçakları fırlattı. Pencere kenarına düşen uçağı almak için eğildiğinde ise, gözü pencereye takıldı. Daha doğrusu yağan yağmura… Bir an garip duygular hissetse de tekrar o uçarı ruh haline geri büründü.
Küçük bir gülümsemeyle bu günlük bu kadar deyip, tek eliyle ceketini kapıp çıktı bürodan. Evine gelmişti ve yorgunluğunu atmak için kahve yapmıştı kendine. Eline kahvesini alıp çıktı balkona. Bir yandan bahçesini seyrediyordu bir yandan yağmuru ama gördüğü şeyle hemen aceleyle çıktı evden. O anlık telaşla ceket bile almamıştı yanına. Hemen bahçeye koştu. …
:::::::::::::::::::::::::: :::::::::::::::::::::::::: :::::::::::::::::::::::::: :::::::::::::::::::::::::: ::::::::::::::::::::::::
Kim Rin Ah: Hayata tek başına tutunmaya çalışan ve yaşadıklarına tahammülü kalmamış, ümit kelimesinin adını silip yerine kader kelimesini koymuş genç bir kızdı. Üniversite son sınıf öğrencisiydi ama başına gelenlerden dolayı dondurmak zorunda kalmıştı, ufak çaplı işlerde çalışarak hayatını sürdürmekte(ydi.) …
(Ama hayatın, daha doğrusu yazarın ona hazırladıkları bambaşka O yağmur altında ölüme koşa dursun, yağmur buna izin verecek mi bakalım?)
Park Shin Min: Mimarlık bürosunda staj yapmakta. Üniversite son sınıf öğrencisi. Hayatı lunapark yerine koyup yaşayan, genç bir mimar adayı. Ne kadar hayatı gırgıra alsa da bulunduğu konuma baba parasıyla gelmemiş. Hayatın ondan aldıklarına inat bir çabayla dişini tırnağına takıp çalışıp çabalamıştır. Yetimhanede büyümüş, 18'ine bastığında ardına bile bakmadan, adını bile duymak istemediği bu yerden çekip gitmiştir, tabi kendine verdiği bir sözle.
(Bakalım o lunapark sandığın hayatta, sen oyuncaklarınla oynarken biri kapatma düğmesine basınca ne yapacaksın? Hele ki bu el …)
:::::::::::::::::::::::::: :::::::::::::::::::::::::: :::::::::::::::::::::::::: :::::::::::::::::::::::::: ::::::::::::::::::::::::
Yaşanmışları silmeye kimin gücü yeter? Kim olmuşları geri döndürebilir? Hiç kimse… Ama unutmayın kalplerinize umut ve ümit kırıntıları serpiştiren biri var hala, bu kırıntıların nerde nasıl geleceği hiç belli olmaz.
“Hayatta tesadüf diye bir şey yoktur. Her adımımızın bir sebebi vardır. Siz hangi yolu seçerseniz seçin, her seçiminizin altında planlanmış bir gelecek yatar.”
NOT: Umarım beğenir ve severek okursunuz. Hayatta bazı ilkler vardır ya bu da benim ilkim işte.
TANITIM
“Gün ışığının saf bir mutluluk olduğunu düşünen kimse, yağmur altında hiç dans etmemiş.”
…
Elini havaya kaldırmıştı genç kız. Düşen yağmur damlalarının elinden kayıp gitmesini izliyordu. Ne kadar çok isterdi bu yağmur damlası kadar saf ve temiz olmayı. Bu düşüncesine kendi bile gülmüştü. Bu kirli ve günahlarla hayatta ilk nefesini aldıktan sonra kirlenmeye başlıyordu insan.
Doğum ve ölüm arasındaki o kısa çizgide bin bir takla atarak yürüsende ipin bir sonu vardı. Hayatındaki yıkılmışları, kırılmışları dahası hiç olmamışları düşünerek yürümeye devam etti, ağlayarak. Ve aradığı yeri bulmuş mutluluğuyla, ne mutluluktu ama, durdu uçurumun kıyısında.
“Herkes günlük tutar ya hani. Yaşadıklarını, üzüntülerini, sevinçlerini, en değerli sırlarını paylaşırlar bu cismi var sesi yok, yaradılışı var ama ruhu yok defterle. Ama benim tek yoldaşım sensin, sanki anlattıklarıma sessizce gözyaşı döküyorsun; benim yapamadığımı yapıyorsun.
Seni sadece dinleyen boş sayfalara kıyasla, sanki ruhun var gibi ortak oluyorsun bütün dertlerime. Artık sana da acı çektirmek istemiyorum. Bu şahit olduğun son acım olsun.” Dedi genç kız.
Bu düşüncelerle kaldırdı elini genç kız. Acılarına son verecekti elindeki bıçakla.
“Üzgünüm kirletiyorum seni de varlığımla, senin o tertemiz doğana bir lekeyim şimdi ben ama yapamıyorum, dayanamıyorum ölüme bile senin kucağında varmak istiyorum! ”
“Üzgünüm, üzgünüm… “
YAĞMUR altında, göğe bakarak, yağmura bağırıyordu Rin Ah, tek bir hamle kalmıştı. Ama sonra…
Tablonun bir ucunda bu manzara varken diğer ucundaki ise bambaşkaydı.
Shin Min, oturduğu sandalyede bir iki tur daha döndükten sonra, elindeki kağıttan uçakları fırlattı. Pencere kenarına düşen uçağı almak için eğildiğinde ise, gözü pencereye takıldı. Daha doğrusu yağan yağmura… Bir an garip duygular hissetse de tekrar o uçarı ruh haline geri büründü.
Küçük bir gülümsemeyle bu günlük bu kadar deyip, tek eliyle ceketini kapıp çıktı bürodan. Evine gelmişti ve yorgunluğunu atmak için kahve yapmıştı kendine. Eline kahvesini alıp çıktı balkona. Bir yandan bahçesini seyrediyordu bir yandan yağmuru ama gördüğü şeyle hemen aceleyle çıktı evden. O anlık telaşla ceket bile almamıştı yanına. Hemen bahçeye koştu. …
::::::::::::::::::::::::::
Kim Rin Ah: Hayata tek başına tutunmaya çalışan ve yaşadıklarına tahammülü kalmamış, ümit kelimesinin adını silip yerine kader kelimesini koymuş genç bir kızdı. Üniversite son sınıf öğrencisiydi ama başına gelenlerden dolayı dondurmak zorunda kalmıştı, ufak çaplı işlerde çalışarak hayatını sürdürmekte(ydi.) …
(Ama hayatın, daha doğrusu yazarın ona hazırladıkları bambaşka O yağmur altında ölüme koşa dursun, yağmur buna izin verecek mi bakalım?)
Park Shin Min: Mimarlık bürosunda staj yapmakta. Üniversite son sınıf öğrencisi. Hayatı lunapark yerine koyup yaşayan, genç bir mimar adayı. Ne kadar hayatı gırgıra alsa da bulunduğu konuma baba parasıyla gelmemiş. Hayatın ondan aldıklarına inat bir çabayla dişini tırnağına takıp çalışıp çabalamıştır. Yetimhanede büyümüş, 18'ine bastığında ardına bile bakmadan, adını bile duymak istemediği bu yerden çekip gitmiştir, tabi kendine verdiği bir sözle.
(Bakalım o lunapark sandığın hayatta, sen oyuncaklarınla oynarken biri kapatma düğmesine basınca ne yapacaksın? Hele ki bu el …)
::::::::::::::::::::::::::
Yaşanmışları silmeye kimin gücü yeter? Kim olmuşları geri döndürebilir? Hiç kimse… Ama unutmayın kalplerinize umut ve ümit kırıntıları serpiştiren biri var hala, bu kırıntıların nerde nasıl geleceği hiç belli olmaz.
“Hayatta tesadüf diye bir şey yoktur. Her adımımızın bir sebebi vardır. Siz hangi yolu seçerseniz seçin, her seçiminizin altında planlanmış bir gelecek yatar.”
NOT: Umarım beğenir ve severek okursunuz. Hayatta bazı ilkler vardır ya bu da benim ilkim işte.
DEVAMINI OKUMAK İSTERSENİZ...
Aklıma Esenler..
**Unutmamalı
hayat her zaman çikolata tadında bir mutluluk tatlısı değil. Bazen zamanla
ihanet ve nefretle örülmüş ağlardan oluşan ve onu örenlerin kirli kuytu
köşelere fırlattığı bir öfke yumağı. Buna itirazı olanların şimdi seslerini
çıkarma vakti. Bu yumağı kesip tek tek oyunu kuranlara yedirme vakti. Ve sen
kılıcınla yönelmişken o ipi kesmeye aşkını susturman gerekir. Aşkını kesip
atman ve önce onu öldürmen gerekir. Eğer sen onu susturmazsan o seni susturur.**
***
**Baharın son deminde demlenen acı bir aşk kıvamındayım şimdi.Acıyım; çünkü ilk yudumlar, tadılmamış duygular acıdır ilk tadışta.Ve sen, tiryakim olacağını nereden bilebilirdin; alıştıkça bu acıya.Ve ben, senin uğruna yanacağımı nereden bilebilirdin; kavuştukça her varışta.**
***
*Yarım kalmışlar vardır hep hayatta, tam olmayı, eksikleriyle bütün olmayı bekler. Sen de hep yarım bırakanı beklersin ama beklenmedikler tamamlar seni.*
***
*'Size bir ramak kala geri kaçan mutluluklar ve Aşk…’
İşte hayat, geçmiş hep bu anlıkların toplamından oluşur.
Ama ya hayatın avucundan sıyrılan tesadüfi aşk…
Geri kaçmak yerine gelip size sarılması…
Kim bilir belki hayat elini bırakmıştır, size ulaşması için.*
***
*İki satır karaladım aşk defterine,
Senli cümleler kurdum,
Gözyaşlarımla noktaladım.
Ve son aşkımı, seni mühürledim kalbime, bu deftere.
Artık kapatma vakti, açılmamak üzere
Tek kalan gözlerin ve yaşanmamış hatıralarım…*
Senli cümleler kurdum,
Gözyaşlarımla noktaladım.
Ve son aşkımı, seni mühürledim kalbime, bu deftere.
Artık kapatma vakti, açılmamak üzere
Tek kalan gözlerin ve yaşanmamış hatıralarım…*
***
*Bir pandomim sanatçısının çaresizliğiydi benimkisi; konuşmadan yapılan haykırışlar, yerine varılmayan duygularla dolu yüreğim ya da yanlış anlaşılmalarla.*
***
**İnsanız, yanılırız. Yanılgılar en doğal hakkımız. Attığımız her adımı bilmeden görmeden atarız. Bir gemicinin yelkeni, dümeni çevirip “Haydi Rast gele!” demesi gibi biz de her güne bir bilinmezlik ve merakla rast gele deyip başlarız. Her insanın haritası farklıdır. Ya da harita aynı çizdiği güzergâhlar farklıdır. Kimimiz renkli kalemlerle en güzel yerleri işaretleriz ama yanlış sapaklardan çıkmaz yollara çıkarız.**
***
*Yanlış otobüs, yanlış araba ve daha niceleri… Birçok yanlışlara binmişizdir hepimiz.
Ama ya yanlış kalp? Yanlış kalbe bindiğiniz oldu mu hiç?
Son anda fark edersiniz ama iş işten geçmiştir çoktan…*
Ama ya yanlış kalp? Yanlış kalbe bindiğiniz oldu mu hiç?
Son anda fark edersiniz ama iş işten geçmiştir çoktan…*
***
**Dünya dönüyor, her şey dönüyor. Ben dönüyorum. Nereye dönersem döneyim her yer de sen… Acıyla gidişlerin var ama bende duran aşk dolu kalışların var. Giderken ıpıssız bıraktığın sensizlikte kaldım üşüyorum. Yokluğunun sessiz çığlıkları yankılanıyor kulaklarımda. Sensizliği sarıyorum bedenime. Bana bıraktığın anıları… Ama yine de üşüyorum. Nedeniyse sadece hüzün dolu paylaştıklarımızdı. Soğuk, donuk anıları, sensiz acı elvedalarınla kaplayınca vücudumu titriyorum. Ama son bakışın yetti bana… Ben senli düşlerle de hayatımı sürdürürüm merak etme aşkım. Aşk kavuşamamak değil miydi?**
***
**Saklı kalmış dehlizlerde serbest kalmayı bekleyen karanlık gölgeler vardır. Işığa kavuşmayı beklerler. Bir yandan da bilirler. Işık geldiği zaman, aydınlık olduğu zaman gölgeler yok olur kaybolur. Ölümsüz aşkına kavuşmak böle başlar. Ömründen vazgeçersin kavuşmak için. Bazı fedakârlıklar gerekir bu hayatta isteklerine ulaşmak için. Sonu mutluluğa varacaksa düşünmezsin zaten bunları. Yeter ki yolun sonu ona varsın…**
***
**Damlayan suyun sesini duyuyor musunuz? Boşlukta bir ‘şıp’ sesi sadece… Ardı ardına birbirini takip ederler… Ben bunu düşlediğim zaman kalabalık ortasında duyamadığım iç sesimi duyarım. Onca sesin arasına karışmış kendi sesimi, vicdanımı… Herkesi duyarsın o insan yığınının ortasında. Ama ya kendin? Kendini dinlemeyi hiç düşündün mü? O boşluktaki saf su sesi koparamadığın çığlıkların sadece bir yansımasıdır. Düşünmekten korktuğun, kilitlediğin ama beynini tırmalayan o kelimeler sessizlikte bir bir ortaya çıkar. Dışa vurumu ise bu su damlasının tiz tınısı...**
***
**Yeryüzünü bir örtü kapladı. Yağmurdan ipince saf bir örtü… Bazıları dışarının kötülüğünden, umutsuzluktan, kalabalıkların yalnızlığından kaçıp bu örtünün altına sığındı. En derin hüzünleriyle başbaşa kalıp cevaplar buldular. Sonra en sıcak gülümsemeleriyle bu örtüden sıyrılıp yaşamlarına devam ettiler. Onlar karşılaştıkları sıkıntılara çözüm arayıp dayananlardı. Ama hiç bir şey yapmayanlar etten duvar arasında dertlerine çarpa çarpa devam ettiler. Bazıları ise bu durumun farkında bile değildi. Ne yazık değil mi?**
***
**Dünya döndükçe ben durmak istiyorum. İki ayağımı zaman çarkına sokup, saniyeleri saliseleri durdurmak istiyorum. Akreple yelkovanın yerini değiştirip akrep yelkovanı kovalasın istiyorum. Ben ne çok şey istiyorum öyle. Ama yapamayacağımın farkındayım. Bunlar sadece istemekle kalıyor. Bu yüzden ayağımı koyduğum yerden kaldırıp yağmur altında geleceğe doğru tutarsız adımlar atıyorum. Kulağıma takılan tınılar ise saatli bombanın geriye doğru sayan tik takları. Ve yapacağım tek şeyse o bombanın patlamasını yani ömrümün tükenmesini beklemek.**
***
**""İnanma sakın!
Zaman her derde deva değil,
İçinden zaman geçmeyen yaralar da var,
Zamanın uğramadığı diyarlar da…"" alıntı..
Zaman her derde deva değil,
İçinden zaman geçmeyen yaralar da var,
Zamanın uğramadığı diyarlar da…"" alıntı..
… Mesela gözlerin o diyarlara hiç zaman bekçisi uğramaz. Ben onlara baktığım zaman birisi üzerime kapıyı kilitleyip anahtarı da kara deliğe fırlatır. Oraya hapsolurum. Sadece sen ve ben baş başa kalırız. Her şey durur. Bazen en derin acıların bizzat şahidi olurum orada bazense tarifi imkansız deli dolu aşk pınarlarında süzülürüm. Tertemiz sevdamı yapayalnız yaşarım hiç kimse dokunmadan. Sadece sen şahit olursun ve bana gülümsediğin an belki de sebebim olursun bilmeden. Bir gülümseme gözlere bu kadar mı yakışır? Sen göremesen de ben izlerim seni öylece ve diğerleriyle pazarlık yaparım onlar benim sadece benim diye. Ve öyle paha biçilmez servetler öderim ki tek kıymetlim olduğunu bilmeden özgürce salınır içime dolarsın. Boş ver sen bilmesen de olur. Yeter ki uzak durma benden. Yeter ki hep gülümse bana sonsuza dek… Yeter ki sen ol, sadece benim ol…
İşte yürek bunları haykırırken dışarıdan sadece size bakarlar. Kalbinizdeki, içinizdeki yangınları görmezler. Her ne kadar acı verse de bence bu aşk yangını da güzel. İçinizi ısıtan sımsıcak bir aşk…**
İşte yürek bunları haykırırken dışarıdan sadece size bakarlar. Kalbinizdeki, içinizdeki yangınları görmezler. Her ne kadar acı verse de bence bu aşk yangını da güzel. İçinizi ısıtan sımsıcak bir aşk…**
***
**Bu aşk olmalı. Evet, o olmalı ta kendisi… Hani şu ilk gördüğünde şefkat maskesini yüzüne geçiren sonra aşkın en tatlı zamanında o maskeyi çıkarıp en acı gerçeğiyle kalan var ya işte o olmalı. Sen aşkın melteminde güneşlenirken sonra kasırgaya döner. İlk anda neyse son anda değişiverir birden. Bakalım fırtınayla başlayan aşklar nerede toslayacak? Yine devam edecek mi yoksa çakılıp kaldığı yerde bir enkaza mı dönecek yoksa küllerinden yeniden mi doğacak? Ya da bunların hiç biridir kim bilir. Aşkı tanımlamak imkansız ya hani ben misal-i timsal yapıyorum sadece. Belki hala devam ediyordur o aşk ama bulundukları boyuttan dünya farklı görünüyordur.**
***
**Yağmur altında ıslanan yeryüzü verdiği yeşil filizlerle aldıklarını sunuyordu insanoğluna. Yağmur başını eğip selam verirken aşıklara, aşıklar da bu selama yüz çevirip dünyanın her bir köşesinde şevkle aşkla dans ediyordu. Yağmur altında yapılan valslar, tangolar… Yağmurun ritmine karışan kalp çarpıntılarıyla bütünleşen tek vücut olan kalpler de bu selamı alıp en derin duygularını sevdiklerine sunuyorlardı.**
***
**Boğazlarda düğümlenen hıçkırıklara takılı sözlerim engelleri aşamıyorlar. Duvarların var sevgilim kalbimi geçirip ulaştıramıyorum sana. Beynine öyle bir set çekmişsin ki anlayamıyor bir türlü. Sığmıyor sevgilim bedenime aşkım. Seni dünyalara sığdıramazken ben, sen beni bir elvedana sığdırıyorsun. HOŞÇA KAL ne demek sevgilim? Ayrılığın kokusunu sıkmışsın üstüne ben gidiyorum sensiz yolculuğa diyorsun sonra da Hoşça kal diyorsun. Kalınır mı sensiz hoşça. Döner mi dünya? Renklenir mi hayatım? En can alıcı yerden kurduğum senli düşlerimi en can alıcı yerden yıkıyorsun. Seni koymuştum hayallerime üzerine mutluluk inşa ederken ben, sen çekip alıyorsun benliğini ve yıkıyorsun hayallerimi. Gülücüklerim kursağımda kaldı sevgilim, son sözün takılı kalmışken boğazıma… Son nefesin işlemişken, yutkunmak istemiyorum..**
***
YAĞMURLA GELEN (Final// son söz)
Rüzgar gibi geçti bir sinema perdesi. Oyun oynandı belki de hala akıllarda devam etmekte orası meçhul. Mutlu eller bir bir çekerken perdeyi, içeride hala hayat devam etmekte. Sıcacık gülümsemeler kalmıştı son bakışta dudakta.
Biten bir hikaye olsun boş verin. Önemli olan o hikayeyi yazdıranların bitmemesi. O hikayeyi yazdıran biricik değerlilerinizin bitmemesi ve varlığını sürekli baş ucunuzda hissetmeniz.
Aşk ve sevgi ihtiyaçtır. Nasıl havasız yaşayamıyorsa insan aşksız ve sevgisiz de yaşayamaz. Sevgiler zamanın bir köşesine sinmiş sizi beklemekte. Onları fazla bekletmeyin, ümidinizi kaybetmeyin. Can sıkıntısı ve ya sevgisizlik basmışsa yüreğinizi alın kahvenizi geçin balkona yağmuru izleyin. Yağmur her derde devadır. Gözlerini kapatıp mis gibi kokusunu içinize çektiğinizde tüm dertlerini atın köşeye.
Yağmur kim bilir kimlerin yüreğine yağdı bir serinlikte. Kim bilir kimlerin hayatına girdi mutluluk getirmek için. YAĞMURLA GELEN bir aşktı onlarınki. YAĞMURLA GELEN bir sataşma, bir sevgi ve bir dostluktu onlarınki.. Geldi ve daha nice güzellikleri katıp önüne sürükledi zamanın uzak uçlarına. Ömür bu biter, hikaye bu biter.. Belki nice kötülükler var yarası derin acısı derin ama unutmayın onlar da biter.
Biten bir hikaye olsun boş verin. Önemli olan o hikayeyi yazdıranların bitmemesi. O hikayeyi yazdıran biricik değerlilerinizin bitmemesi ve varlığını sürekli baş ucunuzda hissetmeniz.
Aşk ve sevgi ihtiyaçtır. Nasıl havasız yaşayamıyorsa insan aşksız ve sevgisiz de yaşayamaz. Sevgiler zamanın bir köşesine sinmiş sizi beklemekte. Onları fazla bekletmeyin, ümidinizi kaybetmeyin. Can sıkıntısı ve ya sevgisizlik basmışsa yüreğinizi alın kahvenizi geçin balkona yağmuru izleyin. Yağmur her derde devadır. Gözlerini kapatıp mis gibi kokusunu içinize çektiğinizde tüm dertlerini atın köşeye.
Yağmur kim bilir kimlerin yüreğine yağdı bir serinlikte. Kim bilir kimlerin hayatına girdi mutluluk getirmek için. YAĞMURLA GELEN bir aşktı onlarınki. YAĞMURLA GELEN bir sataşma, bir sevgi ve bir dostluktu onlarınki.. Geldi ve daha nice güzellikleri katıp önüne sürükledi zamanın uzak uçlarına. Ömür bu biter, hikaye bu biter.. Belki nice kötülükler var yarası derin acısı derin ama unutmayın onlar da biter.
***
Aşk üzerine..
AŞK DEĞERSE SANA…
Grileşen dünyamda, her gün gelip geçtiğim yollardaydım.
İnsanlar yine en ruhsuz haliyle düzeni sürdürmekteydi.
O suskun kalabalıkta ayağıma bir taş takıldı; bir tek o kırmızıydı.
Meğer aşkmış bilemedim; ben hiç aşık olmamıştım ki...
Avucuma aldığımda önce yandığımı hissettim, korktum.
Ellerimden fırlatıp attım, ardıma bile bakmadan yürüdüm, yürüdüm.
Sonra tekrar edince bu düşüşler, bu sefer kaçmaya başladım.
Ama nefes nefese köşeyi dönerken kafamı kaldırdığımda onu gördüm; aşkın bedene bürünmüş halini...
"Benden kaçmaya mı çalışıyorsun ufaklık?" diyordu, gülümsüyordu.
Sıra sende diyordu; aşkı hissetme sırası...
Ve bu emr-i vâkiye seve seve sükûnetle boyun eğdim.
O an aşka tutulmuştum, aşkın kollarında erimeye başlamıştım.
Adımlarımı artık saymaz olmuştum; bitip tükenmeyen aşkım vardı ya benim!
Aşk bana iplerimi kesmemi, özgür olmayı öğretmişti.
Hayat ecelden süregelen bir gelenekti.
Ve ben o geleneği aşka toslayınca yıkmıştım.
İnsan aşık olunca yaşadığını öğreniyordu.
Dengen sarsılıyordu, siyahlar beyaz daha sonra kırmızı oluyordu.
Aşk sana yere sımsıkı basmayı öğretiyordu ve aşka tutunmayı...
Bir gün biriktirdiğim aşkıma bakınca,
Beni aştığını gördüm, bedenimden taşar olmuştu.
Aşk mutlu anılarımın toplamıydı.
Karanlıkta saklanmış anlamsızlıkların mânâ bulmasıydı.
Ama aşk zıtlıkların da emîrîydi.
Sol yanımda kurduğu hükümdarlığı, varlığımı tepe taklak etmeye başlamıştı.
Ben sadece o diyarlarda aşkı yudumlamayı dilerken,
Taşkınlar, yıkımlar sardı yüreğimi.
Elim aşka bulanmış, o kıyılara vurmuştum.
Ne olmuştu? Aşk bana sırtını dönmüştü.
Havada asılı kalan gülüşlerim aşkın rüzgarıyla uçup gitmişti.
Aşk uç uca bağladığım ümitlerimi keser olmuştu.
Korku, eksiklik ve özlem hiçlikten doğup bedenimi sarmıştı.
Yazılmayanlar satırlara dökülmüş, divitlerde mürekkep kurumuştu.
Artık benliğim yaşamayı bile unutmuştu.
Geçtiğim kaldırımlara baktığımda adımlarımın silikleştiğini gördüm.
Gölgem bile yok oluyordu, ben yok oluyordum.
Avuçlarıma baktığımda, biriken gözyaşlarımı gördüm.
Ben yürüdükçe usul usul sızmaya, düşmeye başlamıştı.
Dönüp hayatıma baktığımda o rengarenk baloncuklar yoktu.
Daldan dala atlayan, kahkahalar atan çocuk yoktu.
Aşkına dört elle sarılan, umuda yürüyen kız yoktu.
Bir gün kapkaranlık odamda yalnızlığın dibine vurmuşken biri elini uzattı.
Islak bakışlarımı ona doğrulttuğumda ağzından cümleler dökülüverdi.
"Aşkın bir ömrü vardır ve kollarında gözlerini kapadı.
Ama aşktan öte bir hayat var, hala sana kollarını açıp bekleyip duruyor.
Ve unutma UMUT hükümdarlığını sessizce sürdüren bir padişahtır, kapıları herkese açıktır."
İşte o gün hayata tekrar gülümsedim.
Umudun elini tutup hayata yürüdüm.
Artık pencere önünde tekrar aşkı bekleyen bir kız vardı.
Her ne kadar düş kırıklığı yaşasa da,
Umuda ve yaşama dört elle sarılan bir kız...
Günün her dakikasını özenle yaşayan,
Ve hatıralarını göz ardı etmeden sevgiyle bakan bir kız...
Kalanlara 'yıkılma' diyesim var.
Ellerinde hüzün kırıklarıyla geçmişe sayanlara,
Ellerimdeki izleri tutup üzülme diyesim var.
"Aşka düşüş her kalpte elbet iz bırakır.
Ama o iz yüreğimizde bir gurur timsalidir.
Hayatı anlamaya başladığımızın dönüm noktasıdır."
Sol yanımda bir kız oturmakta,
Elinde kıpkırmızı şekeri,
Hayalinde capcanlı sevgisi ve aşkıyla...
Eğer ona iyi bakmazsam, Düşer, canı yanar biliyorum.
Ve yarınlara sözler veriyorum.
Ben bu kızı en masum haliyle yaşatacağım.
Şimdi dünyamdaki tüm kötülükleri ve hüzünleri bir balona hapsediyorum.
Sonra onu gökyüzüne bıraksın diye bu kızın eline tutuşturuyorum.
Elveda hüzün, elveda can kırıklığı...
Merhaba güzel kız, mutluluğun en saf haliyle merhaba...
Tozlu sandıklardaki örümcek ağı bağlamış aşklara elveda...
Tertemiz sayfalarda kıpkırmızı aşklara merhaba...
Umut dolu yarınlara merhaba...
18 Ocak 2013 Cuma
Tadımlık Hikayelerim :)(:
GENOTİPİYLE OYNANMIŞ AŞK
Gerek biyolojik, gerekse fizyolojik yapımız bütün özelliklerimiz genlerimiz sayesinde belirlenir. Kaderimiz DNA’lar arasına şifrelenmiştir. Seçimlerimiz kişiliğimizden, kişiliğimiz genlerimizdendir. Dolayısıyla geleceğimiz ana rahmine düşer düşmez çizilmiş olur.
Ama ya bu genlerle oynanırsa? Ya kişisel tercihimiz elimizden alınıp kobay olmaya, başkalarının emrine itaate itilirsek? Şunu da unutmamak lazım ama… Büyük işler, büyük sonuçlar doğurur. O küçücük dediğin yapı taşını hareket ettirirsen eğer, o taşlar domino taşları gibi yıkılıp başka şekiller alırlar. Ya istediğin manzarayı yakalarsın ya da taşlar üstüne yıkılır. Bu oyunda ya hep vardır ya hiç. Ya sonsuzluk vardır ya da ölüm…
“Birinden çaldığın aşk, ileride sebebin olur.
Dikkat et hırsızlık en büyük sonun olur.
Kaptırma kendini bu düzene, sonra gelir ölümün olur..”
Gecenin içinde karanlık, karanlığın içinde bir çöl… Çölün içinde kervan, kervanın içinde bir kalabalık… Kalabalığın içinde bir insan, aynı insanın içinde yanan kor bir ateş var…
Bu ateş rüzgârla birleşince yangınlar olmuş, almış götürmüş başka diyarlara... Düşmüş aşkın peşine..
“ Kum denizinde, kayıp bir yolcuyum,
Cananı çalınmış aşk sarhoşuyum,
Aşkı kasidesidir bu dilden dile dolaşan
Maşukunu yitirmiş garip bir aşukum..”
Herkes uyumuştu bir tek Safi kalmıştı ateşin başında oturuyordu. Elindeki çubukla yanan odunları korları karıştırırken, ayaklarının dibinden geçen kapkara bir böcek gördü. Bu böcek onu hatırlattı. Damira’sını… Gözleri yanan ateşe daldı. Alevler arasında o günü hatırladı.
***
“Damira! Damira bak sana bir sürprizim var.” Diyen on yaşlarındaki iki çocuk, elini kapatmış heyecanla konuşuyordu. Arkası dönük olan aynı yaşlardaki kız yüzünü döndü ve konuşmaya başladı,
“Safi, ne göstereceksin? Bak yine hamam böceğiyse bir daha konuşmam senle.” Yüzünü asmış merakla çocuğun avuçlarına bakıyordu. Safi elini açtı sonunda, yüzünde sırıtışıyla Damira’ya bakıyordu ne tepki verecek diye. Damira sevinçle boynuna atlayınca ikisi de düştü.
“Damira dur kaçıracaksın hayvanı şimdi. Bak zar zor yakaladım. Damira! Bak kaçtı yaa!” Üstleri toz içinde kaçılmış yerde duruyorlardı. Damira yüzünü asmıştı. Safi kalktı ve elini ona uzattı,
“Tamam, asma yüzünü ben yine yakalarım.” Derken yüzüne tatlı bir gülümseme yerleştirmişti. Damira, Safi’nin elini tuttu ve yine dudaklarını büzüştürerek,
“Gerçekten mi? Bak söz ver.” Sonra yavaş yavaş yürümeye başladılar.
“Ne zaman söz verdim de tutmadım?” Damira bu sözleri duyunca yüzüne bir gülümseme yerleşti sadece, hiçbir şey demedi. Safi onun gülümsemesi için her şeyi yapardı. Gözü kızın yüzüne takıldı, çaktırmadan izliyordu. Sonra gözlerini karşıdaki tepeye dikerek konuşmaya başladı,
“Anlamıyorum. Diğer kızlar çiçekler için sevinirken, bizimkisi kurbağayı kaçırdım diye ağlayacak neredeyse.” Damira ona döndü. Batan güneşin kızıllığı yüzlerine vuruyordu.
“Ne yapayım ben hayvanları, böcekleri seviyorum.” Sonra Safi gülümseyerek Damira ’ya döndü,
“Evet, sen onları kesip incelemeyi çok seversin değil mi?” Bunu duyan Damira Safi’yi kovalamaya başladı.
***
“Bekle beni aşkım, her neredeysen bekle! Seni benden alanlar kaçmak için delil arayacaklar. Aşkın Safi unutmadı, unutamaz da seni. Şu gökteki aya yeminler olsun, şu yerdeki kuma yeminler olsun. Yüce yaratıcı şahidim olsun. Seni bulacağım ve intikamını alacağım.”
Bu anılarla sabahı etti Safi. Kervanın içinde yolcu olarak gelirsem dikkat çekmem diye düşündü. Mısıra geldi ilk önce sonra kılık değiştirip Amerika’ya gitti.
GEÇMİŞ..
Safi sırf Damira hayvanları seviyor diye veteriner olmaya karar vermişti . Damira da genetik tıpta okumak istiyordu. Yıllar birbirini kovaladı. Zamanla çocuk yürekleri büyüdü ve kocaman oldu. Sıkı dostlukları tutkulu bir aşka dönüştü. Aslında en başından beri farkındaydılar ama bir adımla, aşka atılan tek hamleyle bu dostluk yön değiştirdi ve mutluluğa yelken açtı. Çok iyi hatırlıyordu Safi o günü.
Damira ’nın 17. doğum günüydü o gün. İkisi yine gizli yerlerinde tek başlarına kutluyorlardı. Küçük bir pasta alan Safi üzerine mum dikmiş üflemeden önce bir dilekte bulunmasını istemişti. Gözlerini kapattı genç kız ve üfledi. Sonra güle oynaya zaman geçirmişlerdi. Damira birden Safiye döndü ve,
“Hani hediyem? Unuttun mu yoksa?” Safi biran duraksadı ve kızın gözlerinin içine bakmaya başladı.
“Unutur muyum hiç? Asla! Bu hediyeyi alıp almamak sana kalmış.” Damira meraklı gözlerle,
“Hani ama göremiyorum hiçbir paket.” Etrafa bakıyordu. Safi eliyle kızın çenesini kaldırdı ve,
“Hediyen tam burada, gözlerime bak göreceksin.” Sonra elini tuttu kızın ve kendi kalbinin üstüne koydu,
“Kalbime dokun hissedeceksin.” Birkaç saniye durdu ve devam etti yine,
“Hediyen benim. Sana olan tertemiz aşkım Damira. Beni kabul eder misin?” aşk dolu gözlerle bakıyordu.
Damira şaşırmıştı hiçbir tepki vermedi başta ama sonra,
“Demek dilekler gerçek oluyormuş. Biraz önce seni diledim ve oldu.” Dedi gülerek. Safi ilk şaşkınlıkla söze başladı,
“Yani sen… Bu şey mi demek?”
“Evet şey demek aptal.” Damira eliyle Safinin kafasına vurdu ve ekledi,
“Ben de seni seviyorum. Ama vazgeçtin sanmıştım. Sonunda söyleyebildin yoksa yaşlanınca çok geç kalacaktık.” Sımsıkı sarıldı Safi ona. Kaç kere olduğunu hatırlamıyordu ama binlerce kez seni seviyorum diye haykırdı.
…
Yıllar geçmiş istedikleri bölümlere girmişlerdi. Damira çok zekiydi ve bu zekâsı hocaların ve profesörlerin gözünden kaçmamıştı. Öyle düşüncelerle yanlarına gidiyordu ki Damira az daha uğraşsa genetiğin altını üstüne getirecekti. Safiyle olan aşkları da ilk günkü gibi devam ediyordu. Son yıllarıydı evlilik planları yapıyorlardı. O yıl Amerika’ dan da hocalar gelmişti. Ortak bir proje üzerinde çalışıyorlardı. Genetik bölümüyle ve gelen yabancı öğrencilerle gece gündüz uğraşıyorlardı. Sonra bir gün bir patlama sesi duyuldu. Çalıştıkları laboratuvar havaya uçmuş herkes ölmüştü.
Safi buna inanmak istemedi kendini yerden yere attı. Onun en azından cesedini bulmadan da inanmayacaktı. Ama aylar geçmiş cesetlerin yangında yok olduğu kanısına varılmıştı. Safi içine kapanmıştı artık. Dünyası yıkılmıştı. Damira’sı gitmişti ondan. Sene sonunda yapması gereken önemli bir işi çıkmış üniversitede rektörün odasına geliyordu. Tam içeri girecekken duyduklarıyla şok oldu.
“Damira sağ salim nakledildi mi Amerika’ya?”
“Evet, efendim. Projeyi başarıyla yürütüyor.”
“Güzel. Bu ortaklık iyi oldu. Böyle bir zekanın boşa gitmesi yazık olurdu değil mi?”
Sonra kahkaha sesleri yükseldi. Safi duyduklarına inanamıyordu. Hemen kendini lavaboya attı elini yüzünü yıkadı. Hala şoktaydı. Demek hain planlarına alet etmişlerdi su damlasını. Sonra elini yumruk yapıp aynaya geçirdi.
“Damira…” dedi ve olanları öğrenmek için o adamı takip etti. Takibi ipuçlarını bir araya getirmesi yıllarını almıştı. Ve şimdi onun bulunduğu binanın tam önünde duruyordu.
***
Elindeki evrak çantasıyla binaya girdi ve birinin ismini verip görüşmesi olduğunu söyledi. Adam gelince laboratuvarda kullanmak için istedikleri hayvanların listesini uzattı.
“Ben listeyi getirdim. Anlaşma imzalandıktan sonra adrese teslim edilecek hemen.” Dedi Safi.
“Anlaştığımız gibi. Para teslimattan sonra hesabınızda olacak. Ve ne konuştuğumuzu biliyorsunuz. Eğer bizim için iyi bitmezse bu anlaşma sizin için de iyi olmaz.” Dedi karşısındaki adam. Sert bakışları delip geçiyordu. Safi,
“Evet, bunları konuştuk. Formaliteleri de halledelim artık.” Sonra imzalar atıldı ve görevliyle birlikte Safi de kamyona binip ormanlık arasındaki yere gittiler. Anlaştığı şirket hayvanlar üzerinden yasa dışı deneyler yaparak ilaçlar üreten bir şirketti. Ve öğrendiği kadarıyla da bu deneyler insanlar üzerinde de de uygulanıyordu. Ve bu deneyler çok riskli ve uzman kişiler tarafından yapılıyordu. O uzmanlar arasında Damira da vardı. O yangında onu kaçırıp buraya getirmişler ve beynini yıkamışlardı. Sonra yalanlarla dolanlarla ve tahminince tehditlerle bu pis oyuna alet etmişlerdi sevdiği kızı.
Safi gizlice içeri girdi. Uzmanların bulunduğu odaya, laboratuvara yöneldi. Köşede beklemeye başladı. Tam adım atacakken birinin geldiğini fark etti ve elindeki evraklarla normal adımlarla laboratuvara doğru yürümeye başladı. Adam onu durdurdu,
“Ne arıyorsun sen burada?”
“Anlaştığımız gibi gidip gitmediğine bakıyorum. Yetkililerden iznim var. Burada.” Diyerek evrakı gösterdi. Adam önünden çekilince yoluna devam etti. Sonra odaya girince bir kadın arkasını döndü ve ona doğru yürümeye başladı.
“Buyurun ne istemiştiniz?” Kadın yemyeşil gözleriyle ve uzun kirpikleriyle ona bakıyordu. Esmer tenine baktı Safi, sonra gözlerine. Yıllar sonra onu capcanlı görmek ruhunda tarif edilemez duygular yaratıyordu. Damira tüm varlığıyla karşısındaydı ama ne acı ki hafızası yerinde olmadığı başka bir kimliğe büründüğü için tek aşkını hatırlamıyordu. Safi ona yabancı gibi davrandı. Gerektirdiği gibi… Çok zoruna gidiyordu bu durum ama dayanmak zorundaydı. Onunla konuştuktan sonra ayrıldı.
Safi yavaş yavaş planını uyguluyordu. Kendi ülkesindeki polislerle ve Amerika’daki polislerle iş birliği yapmıştı. 1 hafta sonra sanki eksik bir şey varmış gibi tekrar geldi ve kanıtlar topladı. Onları teker teker çantasına yerleştirdi. Sonra Damiranın yanına geldi ve önemli bir şey konuşmak istediğini söyledi. Damira biraz sonra geleceğim diyerek gitti. Safi binanın bir köşesinde onu bekliyordu gerçekleri anlatacaktı. O gelince en baştan anlatmaya başladı. Damira şaşırmıştı,
“Bu anlattıkların hiç mantıklı değil. Olamaz yani olmamalı. Benim burada bir görevim var tıp için çalışıyorum insanlara yardım ediyorum.” Korkuyla bakıyordu.
“İnanmalısın bana. Gözlerime bak yalan söylüyorlar mı hiç. Bir zamanlar aşkla bakardın bu gözlere ama o adi adamlar seni benden aldı.” Safi Damiraya yaklaşmıştı. Elini tuttu ve hiç kırpmadan gözlerine bakmaya başladı. Damira bir an gülümsedi ve,
“Safi!” dedi. Safi onu hatırladığını anlayınca sarıldı ona. Tüm planlarını anlattı. Binaya patlayıcı yerleştirdiklerini sadece ana binada olduğunu ve diğerlerine bir zarar gelmeyeceğini söyledi. Polis dışarıda bekliyordu sonra müdahale için. Damiraya son işi halletmek için gideceğini söyledi. Arkasını döndü ve adım atacağı sırada başında bir acı hissetti. Sonra gözleri karardı ve yere yığıldı.
Yerde yatan Safiye baktı Damira,
“Benim burası için çalıştığımı unuttun Safi. Hafızasını kaybettiğini iddia ettiğin birisine tüm gerçekleri anlatmamalısın. Yoksa sonun olur.” Elindeki silahı Safiye doğru tuttu ve sonra bir ses duyuldu. Bomba patlamıştı. Tüm güvenlik ekipleri koşturmaya başladı. Yangın giderek yayılmaya ve etrafı sarmaya başladı. Safi ve Damira ana binaya çok yakındı. Tahta merdiven altında duruyorlardı ve yanan tahtalar üstlerine yıkıldı.
Saatler sonra yangın durdurulmuş o şaşkınlıkla çete yakalanmıştı. Şehir merkezindeki binaya da baskın yapılmış tüm suçlular yakalanmıştı. Büyük patronlar ülkeyi sınır dışı etmeye çalışırken yetkili polisler tarafından köşeye kıstırılmışlardı.
Safi gözlerini hastanede açtı. Aklında kalanlarla yanına gelen polis memurlarına olanları sordu. Damiraya ne olduğunu merak ediyordu. Memurlar kendisini binanın dışında bulduklarını ve ucuz kurtulduğunu söylediler. Safi ölen uzmanların ve suçluların listesini istedi. Sağ yakalananlarınkini de… Memurlar listeyi verdiler ama içinde Damiranın adı yoktu. Biliyordu onu kaçıranlar adını değiştirmemişti. Ona Damira diye seslendiklerini de kulaklarıyla duymuştu. Onlarca defa baktı listeye ama yok bir türlü yok. Memurlardan biri birkaç cesedin yangında tanınmaz hale geldiğini ve dışarı çıkan kimseyi de görmediklerini söylediler.
Safi tekrar yıkıldı. Onca çabası boşa gitmişti. Hepsi o adamların suçuydu. Aşkıyla oynamışlardı. Aşkının kimyasını değiştirmişler onu Safiden almışlardı. Şimdi de yok etmişlerdi. Safi boş gözlerle baktı kağıda hiçbir yarasnı hissetmiyordu kalbindekinden başka. Memurlar dışarı çıkınca o da sessizce çıktı hastaneden. Bahçede yavaş yavaş, boş boş yürümeye başladı. Çekip gidecekti buradan. Neyi kalmıştı ki? Her şeyi yok olmuştu. Üstelik Damira ona olan aşkını da hafızasından kazımıştı. Kazımışlardı. Sonra bedeni ağır geldi yığıldı oracıkta. Hala bahçedeydi. Hareket edemiyordu. Dizlerinin üzerinde duruyor ağlıyordu. Göz yaşlarına hakim olamadı. Ciğeri yanıyordu. Ama birden omuzunda bir el hissetti. Arkasını dönünce onu gördü.
“Damira?” dedi. Acaba hayali mi gelmişti?
“Beni bırakıp nereye gidiyorsun?” diye gülümsedi Damira.
“Ama sen? Sen ölmemiş miydin? Hem sen bana eskisi gibi bakıyorsun. Sen. Sen hatırlıyorsun.” Ayağa kalktı ve Damiraya dokundu. Yüzünde ellerini gezdirdi.
“Gerçeksin?” dedi.
“Tabiki de gerçeğim aptal. Hala değişmemişsin. Hala gerçekleri göremiyorsun.” dedi. Hasretle bakıyorlardı birbirlerine. Sonra gözlerden yaşlar süzüldü ve sıkı sıkı sarıldılar birbirlerine.
“Damira!”
“Safi!”
Özlemlerini giderdikten sonra hastaneye döndüler. Safi olanları merak ediyordu ve neler olup bittiğini sordu. Damira anlattı ne olduğunu.
Onu kaçırdıktan sonra hafızasını silmişler başka bir kimliğe büründürmüşlerdi. Ama onun ne kadar akıllı olduğunu unutmuşlardı. Ona yaptığı bir deney sonunda hafızasını kaybettiğini anlatmışlar kendisinin ilaçlar üzerinde ve genler üzerinde çalışan bir uzman olduğunu ve daha nice yalan dolanla kandırmışlardı. Zamanla bu yaşamında boşluklar olduğunu fark etti. Ve araştırıp gerçekleri öğrendi kendince planlar kurarak polisle iş birliğine girdiğini anlattı. Sonra çeşitli ilaçlarla sildikleri hafızasını başkalarının da yardımıyla geri getirdi. Bunları hızlı anlatmıştı ama yıllarını almıştı. Çeteyi çökertmek için o da yardımcı oluyordu. Ve Safiye onu ne kadar özlediğini söyledi. Üzülerek ilk karşılaştıklarında onu aslında hatırladığını gerçekleri anlatmamak ve sarılmamak için kendini zor tuttuğundan bahsetti.
Safi o çetenin içinde polise yardımcı olanların olduğunu biliyordu ama bunların arasında Damiranın da bulunacağı aklının ucundan bile geçmezdi. Damira Safi ona gerçekleri anlattığında onu kandırmak zorunda olduğunu ona sarılırken arkada çete elemanlarının birinin kendilerini gördüğünü söyledi. Eğer onu bayıltmasaydı belki ikisi de ölebilirdi. Elindeki silahı da göstermelik olarak tutmuştu çünkü planlarına çok yaklaştıklarını biliyordu.
Demek Safi o listede o yüzden onu göremedi. Şimdi her şey yerine oturmuştu. Meğer diğer yarısı da ona kavuşmak için çaba harcıyormuş. Onun hasretiyle yanıp onu bekliyormuş. Her şey düzene girmiş hastaneden çıkmışlardı. Kendi ülkelerine dönmüşlerdi. Yapacak tek bir işleri kalmıştı artık. Evlenmek…
Umulmadık dönüşümlere yol açıyor aşk… Aşka gidişler, aşktan dönüşler… Sen aşkına ulaşmak için yola çıkarsın ama o yol kimilerinin de yoludur. Sen attığın adımlarla başka kapıları da açarsın. Aşk işte… Kime varacağı neye varacağı belli olmuyor. Ama dönüyorsa bir tek sevdiğine… İşte o zaman çekilesi dikenli yollar nurlanıyor tez varıyor aşkına…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



